AYNALAR OTELİ (işbu öykü az biraz eski püsküdür, ruhumun halincedir, eleştirinize tozuna ilişilmeden sunulmuştur vesselam)


 “Aynalar Oteli’ne hoş geldiniz. Şaaptığımın oteli. Benliğinizin derinliklerine bir yolculuğa hazır mısınız? Hayır şekerim değilim. Doktorumun tavsiyesiyle geldim ben aslında buraya, cebren ve hile ile bir geceliğine resmen kapattı beni buraya sinir yaratık. Şaaptığımın doktoru. Ona sorsan kendimi zırt pırt sansürlemem bile  benliğimin bilmemnesini anlamam, sorunlarımı halletmem için burada kalmam gerektiğinin bir göstergesi. Ne uyuz adam. O düzgün burnuna şöyle sağlam bir yumruk atmak istiyorum bazen, çıldırtıyor beni. Kirli beyaz önlüğünün cebine iliştirdiği renkli kaleme pıt pıt kan damlalarının aktığı hayal ediyorum , ve tabii ukala yüzündeki şaşkınlığı…İyileşmemi istemiyor biliyorum, güzel gözlü bir sadist o. Ama ben pısırıklığıma doymamayım tabii, yanında gıkım çıkmasın . Yakışıklı diye mi yumuşak davranıyorum acaba, bu kadar basit miyim cidden. Midem bulanıyor bu ihtimali düşündükçe, kendimden bir kat daha tiksiniyorum. Hem bu düşünce, hem bu oda…aynalar... “
Çekmecemde o günlere ait olan tek şeyin bu canı çıkmış kırmızı kağıt parçası olması ne ilginçti. Olanları hatırlamanın sarsıntısı ile yanımda duran ve en ufak hareketimle ayakları mütemadiyen sallanan ahşap sandalyeye çöküverdim. Az sonra suyun altına girecekmiş gibi derin derin nefes aldım. Suya gerek yoktu, boğuluyordum. Tamamen unutmuş değildim aslında. Cebimden sigaramı çıkardım, aceleyle yaktım. Ziya birazdan gelirdi. Unutmuş değildim ama yıllar sonra ilk defa zihnime hücum eden görüntüler ve beynimin kıvrımlarında geçmişimden bozuk mikrofon hışırtısıyla kükreyen sesler başımı döndürüyordu. Tıpkı çocukken her korktuğumda olduğu gibi, parmak uçlarım buz kesmişti. Ben görmeyi reddettikçe titremeye devam edecektim,biliyordum. İlk defa başıma gelmiyordu. Ziya birazdan kapıda belirirdi, toparlanmalıydım. Anıların beni ele geçirmesine izin vermekten başka çarem yoktu: teslim oldum.
  Sekiz yıl önceydi, zor zamanlardı. İlk intihar girşimimden sonra beni gören doktor bir hayli kafadan kontaktı. Havalı kemik gözlüklerinin ardından esrarengiz bir tavır takınır, seanslar sırasımda beni duygularımdan bahsetmeye zorladığında ‘mutsuz’, ‘çirkin’,’işe yaramaz’ gibi aciz kelimelerle kendimi ifade etmemden zevk alırcasına, manidar manidar gülümserdi. O biçimsiz sakalını çekiştirmeye başladığında da ben gülümserdim, sıkıldığını bilirdim çünkü. Aynaya baktığımda ne gördüğüme, gözümün içine bakıp bakmadığıma takmıştı arkadaş, her seans beni ağlatmadan bırakmazdı. Sürekli acımı artıracak yeni yeni icatlar çıkarırdı. Onun ‘tedavisine’ ayak uydurmayı reddettiğimde reçetemi yenilememekle tehdit ederdi. Uyku hapından vaz geçebilirdim ama sarı-siyah kapsüller olmadan günlerim vukuatsız geçmiyordu. O yüzden beni ‘bilim ve sanat adına harika bir buluş, kesinlikle deneyimlemen gereken, senin nihayet kendinle barışmanı sağlayacak spirituel bir tecrübe, inan bana’ dediğinde, mecburen, inanmış gibi yapmıştım. Bir de, o gün yansıyan yüzeylere çok denk gelmemiştim sanırım; keyfim yerindeydi. Sözünü dinleyeyim diye inatla “buluş” ve “spiritüel” gibi entel bozması vurgularla güvenimi kazanmaya çalışması ve bu uğurda sürekli anlatım bozukluğu yapması her zamankinden daha az sinir bozucuydu. Nereden bilecektim her tarafı ayna kaplı bir –sözde- otel odasında, sonsuz görüntümle sıkışıp kalmanın kafamdaki ufak normallik kırıntılarını da yok edeceğini…
Odaya ilk girdiğimde korkudan kasıldığımı hatırlıyordum. Sanki biri tırnaklarımın arasına minik buz parçaları saplamaya çalışıyordu. Bulunduğum yeri idrak ettiğim ilk bir kaç saniyeden sonra gözlerimi sımsıkı kapatmıştım. Öyle ki, kirpiklerim o an mosmor olduğundan emin olduğum göz altlarımı acıtıyordu. Doktorum omuzlarımdan tutup yavaşça beni odanın ortasına doğru ilerletmişti. “Eninde sonunda gözlerini açmak zorundasın biliyorsun, değil mi? Hadi bakalım, keyfine bak. Ben bir kaç saat sonra uğrarım bi’. Kağıt ve kalem bırakıyorum. Geldiğimde yeterince dolu görürsem belki Xanax meselesini bir daha konuşabiliriz.” Kendi kendine bile olsa göz kırptığına emindim. Sesindeki memnuniyet o kadar belirgindi ki, içimden gözlerimi açabildiğim ilk anda onu nasıl öldürmem gerektiğini tasarlamaya başlamıştım bile.
Kapıyı kapatıp beni yalnız bıraktıklarında ayağımın altının da ayna olduğunu ancak farketmiştim. Çıplak ayaklarımın altındaki camı hisseder hissetmez acziyet karnımın orta yerine çok pişmiş patates gibi oturmuştu. Zorla gözlerimi araladığımda ayaklarımın biraz ötesinde kağıt ve gereksiz yere büyük ve ağır yapılmış görünen bir kalemin bulanık siluetlerini görmüştüm. Olduğum yere çöküp, işte bu kağıttaki yazıları karalamıştım. Benden başka bu odada olan herhangi bir varlığa o kadar muhtaçtım ki, sonsuz yansımalarıma aldırış etmeden kağıda ve kaleme odaklanmak, çıkana kadar kalbimin acıyla parçalanmasını engelleyebilecek tek şeydi. Otele ilk girdiğimde gördüğüm saçmalıkları ve doktorumun yüzüne söyleyemediklerimi yazarak acıyı ertelemeye çalışıyordum. Yine de kağıdın kenarından bana bakan sayısız kahverengi gözü görmezden gelememiştim. İşte, orada, yani her yerde, benden onlarcası  kusurlu kıvrımlarını, yüzünün en olmadık yerlerindeki sivilcelerini, saçının bulanık rengini, tırnaklarının düzenli maniküre direnen şekilsizliğini dehşet içerisinde ve günlük darbelerin çok ötesinde bir farkedişle farkediyordu. Farkediyordum. O rahatsız edici, en ufak nimetten yoksun beden bana aitti . Babanemin önce anneme sonra bana göz ucuyla bakıp “ çirkin bu çocuk” deyişi, ilkokulda kızların güzellik yarışması düzenleyip sonuncu seçtikleri beni hizmetli dolabına kapatmaları, lisedeki sevgilimi beni en yakın arkadaşımla aldatırken yakaladığımdaki pişkin yüz ifadesi, aynalardan karabasan gibi fırlayıp kalbimi sıkıyordu. Kesik kesik hırıltılı sesler çıkardığımı hatırlıyordum. Ne kadar süre yerde çırpındığımdan emin değildim ama nihayet yorgun düştüğümde vücudumun görünen her yeri kızarmıştı. Nihayet nisbeten sakinleştiğimide, bütün o çapraşık hayallerin tırmaladığı aklıma yalnızca bir fikir geliyordu. 
Kalemi tekrar elime alıp aynaların kesiştiği yere doğru gözlerim yarı kapalı ilerlediğimde daha az titriyordum. Kalemin daha geniş olan arkasında  “Ölmezler İnşaat” yazıyordu. Çok uygun gerçekten, diye düşünmüştüm, çok uygun, hatta espirili. Tüm gücümle kalemi aynaların arasına vururken çığlıklar da uzaklaşıyordu sanki. Tıpkı doktorumun bayıldığı ‘benliğim’ gibi. Nihayet işim bittiğinde, kırabildiğim en büyük parça aynadaki yansımamla göz gözeydim. Ben de herkes gibi korkmadan ölmek istiyordum ama titremeyi durduramıyordum. Artık önemi de kalmamıştı gerçi. Aynayı, bakışlarımı üstünden ayırmadan bileğime sürttüm. Ilık kırmızı parıltının az sonra çirkinliğimi yavaş yavaş örteceğinin bilinciyle rahatlamıştım.
Kapı çalındı. Elimde ıslanan kağıdı çekmeceye koyup kapıyı açtım. Ziya’ydı bu. Değneğini katlayıp sarıldı bana, elimi tutarken fısıldadı:

“Parmakların üşümüş”. 

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MONOLOGUE : stories of a broken Abd-al-lah

DAY FIFTY ONE of Aye.

Balığın Karnı